Işık Kansu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Işık Kansu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2011 Cuma

İlaç İçin Olsun -Işık Kansu

 İlaç İçin Olsun

KADER’in hedefi Meclis’in yarısını kadınlarla doldurmakmış. Ah, keşke…
KADER’in hedefine ulaşmada kamuoyuna tanıttığı “kadın yüzleri”ne bir baktık. Patron kadınlar var, televizyon dünyasının her konuda soluksuz konuşanlarından Ayşe Özgün var, bir de Gülben Ergen var…
Ama ilaç için, bir işsizin ya da her gün imanı gevreyen bir çalışan kadının ya da yaşamın tüm yükünü omuzlarında taşıyan bir ev kadınının “yüzü” her nedense yok…
Doğru ya, Gülben varken onların yüzüne kim bakar?
Adı Var, Kendisi Yok
Devrimci Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin, Ankara Mithatpaşa Caddesi’ndeki evinin yıkık halini bu köşede dile getirmiş, bunun üzerine dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay, evi kamusal kullanım için onartmıştı.
AKP gelir gelmez, Mustafa Necati’nin evini kuru fasulyeciye vermeye kalktı. Bu uygulama tepki toplayınca, ev TBMM’ye devredildi.
Evin son durumunu eğitimci Mustafa Aydoğan’dan öğrenelim:
“Mustafa Necati’nin evini onarımdan sonra görmemiştim. Bir resim sergisi vesilesiyle gördüm. Sergi giriş katında idi. Gelmişken ikinci katı da görmek istedim. Bir görevli ‘yasak’ dedi. Asıl sorumlu ile görüştüm. Gezmeme yardımcı olması amacıyla bir refakatçi ile görmeme izin verdi. Salon ve odalar güzel koltuklarla donatılmıştı. Bana verilen tanıtım belgesine göre, Mustafa Necati’nin evinin ikinci katındaki tüm hizmetlerden (kültürel faaliyetler, günlük gazete, dergi, internet, özel toplantılar, kokteyller) TBMM’nin eski ve yeni üyeleri ile Meclis personeli yararlanabiliyormuş. Oysa Mustafa Necati, ‘Yıllar boyu kötü yönetimlerin ihmal ettiği, aydınlanmadan yoksun kalmış halkı aydınlatmak da bizim görevimizdir’ diyordu.”
Mustafa Aydoğan, mektubun sonunda kısaca özetlemiş gördüklerini:
“Binanın girişinde Mustafa Necati adı yazılı, ama içerde Necati yok.”
En Büyük Tahliye
Büyük başarıymış Libya’daki Türklerin tahliyesi…
Oysa, Mülkiye dergisi Genel Yayın Yönetmeni Dr. Serdar Şahinkaya bir başka tahliyeyi anımsattı bizlere:
“Cumhuriyet tarihinin en büyük tahliyesi bu ise, demek ki başka tahliyeler de olmalıdır. Ama onlardan tık yoktur. Tık. Varsa yoksa son sekiz yılda ne yapıldı ise ‘Cumhuriyet tarihinin en iyisi’ diye abartarak anlatmak.
Balık hafızalı ve nerede ise kendi tarihini hiç okumamış, okudu ise en hafif tabiriyle unutmuş insafsız kalem erbaplarına hatırlatmak lazım gelir:
Neyi ya da kimi?
II. Dünya Savaşı sırasında Paris Büyükelçisi olan Behiç Erkin’i tabii ki.
6 milyon Yahudi soykırıma uğramak üzere bilmedikleri bir istikamette raylar üzerinde trenlerle Auschwitz’e doğru yol alırken, Behiç Erkin Türkiye’den getirttiği ya da üzerlerine ay-yıldız astırttığı, ‘Büyükelçi’nin vagonları’ diye anılan trenlere bindirdiği 20 bine yakın Yahudiyi aynı rayların ters istikametinde, hem de Almanya toprakları üzerinden yaşama, yani Türkiye’ye göndermeyi başarmıştı.
İşte Cumhuriyet tarihinin en büyük tahliye operasyonu budur.”
Asıl Neden…
Deneyimli gazeteci dostumuz Yılmaz Polat, ABD’den gönderdiği son mektubunda, son birkaç haftadır Washigton ile Ankara arasındaki iletişimdeki protokolü garipsediğinden söz ediyor:
“Başkan Obama’nın muhatabı Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül’ün de Ankara Büyükelçisi Ricciardone değil. Obama’nın yürütmenin başındaki başbakanla da konuşmasında yadırganacak bir şey yok. Ancak, Obama’nın Gül’ü tamamen by-pass etmesi de normal değil. Başkan Obama nedense Gül’ü bir yıldır aramıyor. En son Gül, Obama’yı 2010 Mart ayının ilk haftasında sözde Ermeni soykırım tasarısına karşı çıkması için telefonla arayıp konuştu. Halbuki, Başkan Obama, 2009’da Ankara’ya Başbakan Erdoğan’ın değil, Cumhurbaşkanı Gül’ün resmi konuğu olarak gitti. Ortak basın toplantısı yaptı.
Obama’nın Cumhurbaşkanı Gül’ü hiç aramaması teamüllere uygun değil. Bu durumun Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkma arzusuyla ilgisi olabilir mi? Ya da asıl neden güç mü? Göreceğiz.”
Uyumaktan Başka
Türkiye’nin ilk iktisatçı Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, “Yüksek yargı bugüne kadar uyumaktan başka bir şey yapmadı” demiş, biz de yıllardır Anayasa Mahkemesi’nin önünde bekleyen kimi davaları anımsatmıştık.
Aradan iki hafta geçti. Sözünü ettiğimiz TRT, Devlet Memurları, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası, Tohumculuk, Tapu, telefon dinlemelerine ilişkin Ceza Muhakemesi Yasası ile ilgili iptal istemli davalar konusunda yine en ufak bir gelişme olmadı.
Gündemini Haşim Kılıç’ın belirlediği Anayasa Mahkemesi’ne birisi çıkıp da “Uyumaktan başka bir şey yapmıyorlar” derse hiç de hoş olmayacak doğrusu.
Güçlendirme
CHP’li yetkililer, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı çekincesiz kabul etme düşüncelerinin gerekçesini “yerel yönetimleri güçlendirme” diye tanımlıyorlar.
CHP Parti Meclisi içinde de yerel yönetimlerle ilgili uzman kişilerin var olduğu biliniyor.
Onlara danışsalar, yerel yönetimleri güçlendirme ile onlara özerklik verme arasında dağlar kadar fark olduğunu anlayacaklar.

6 Mart 2011 Pazar

Asıl Hedef -Işık Kansu

 Asıl Hedef

Geçmişte Trablus’ta da görev yapmış olan emekli diplomat Daver Darende, BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı yaptırım kararının Libya’daki durumu daha da ağırlaştıracağı kanısında:
“Libya’daki son gelişmeler, ABD’nin Libya halkına yardım etmek için hazır olduğunu açıklaması, küresel güçlerin görev başında olduğunu göstermektedir. Bu, bir küresel dönüşüm projesidir. İç savaşı durdurma, demokrasiyi yerleştirme gerekçesi ile ABD, Avrupa Birliği ile birlikte Libya’ya müdahale için fırsat kollamaktadır.”
Darende’ye göre hedef belli: Bu kez Libya petrolleri…
Karargâh
CHP’li Atilla Kart’a, “Ana muhalefet partisinin genel başkanından milletvekiline herkes dinleniyor. Ama soruşturma açan yok. Niye?” diye sorduk. Devletin içinde bir AKP devleti inşa edildiğinden söz etti:
“AKP devleti yapısı içinde görev yapanlar artık devletin memuru, kamunun görevlisi değil; partinin ya da cemaatin, cemaatlerin memuru. Böyle bir yapıda devlet mekanizmalarının, soruşturmaların vs. çalışması mümkün değil. Çünkü, telefon dinlemelerini organize eden, himaye eden, o iklimi yaratan siyasi iktidarın ta kendisi. Usulsüzlüğün, yolsuzluğun, hukuksuzluğun içinde olanların, denetim yapmalarını bekleyemezsiniz.”
Bu söylediklerinin işin bürokratik, hiyerarşik boyutu olduğunu dile getiren Atilla Kart, aynı uygulamaların adli yapıya da sıçradığına değindi:
“Hiyerarşideki kanunsuz yapılar bir yana, savcılık makamları da resen yapmaları gereken soruşturmaları yapamaz hale geliyor. Çünkü, o soruşturmalar, doğrudan AKP kadrolarına yönelik ise bu mekanizmaların çalıştırılmadığını görüyoruz. İzinsiz dinlemeler, yasadışı dinlemeler 3 bin kişi ile sınırlı değil. 5-6 yıldır anlatıyoruz. Sayıları 11-18 arasında olan, Ankara ve İstanbul’u tarayan yasadışı ortam dinlemesi yapan araçlar var. Bu araçlar kimin sorumluluğunda? Kimin zimmetinde bu araçlar? Bunun cevabını vermiyorlar. Birkaç bürokrat çıkıyor, ‘Böyle araçlar var, ama bizde değil’ diyorlar. Kime ait olduklarını bir türlü öğrenemiyoruz. Ama biliyoruz ki, bulgular gösteriyor ki, bu araçlar, Başbakan’ın fiili kullanımında. Yavuz Donat, Sabah gazetesinde 11 Temmuz 2003’te ‘Erdoğan’ın özel timi’ başlıklı bir haber yazmıştı. Artık Donat’ın ta o günlerde diye getirdiği bu yapı, Başbakanlık, İçişleri ve Adalet Bakanlığı odaklı bir yasadışı karargâha dönüştü. Bu yasadışı karargâhtan darbe girişimi planları vs. servis ediliyor.”
Danışman
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun okuması dileğiyle bir danışmanının parasal öyküsünü anlatmıştık:
Danışman, CHP heyetinin gideceği bir ülkedeki hayırsever işadamını arayarak yapılacak harcamaları karşılaması için para istemiş ve o paranın kardeşinin hesabına yatırılmasını önermişti.
İşadamı, bunun üzerine CHP yetkililerini aramış, parti heyetinin harcamalarına ilişkin programın zaten hazır olduğunu ve kendisinin yapacağı katkıya gerek duyulmadığını öğrenmişti.
Edindiğimiz bilgiye göre, adını vermediğimiz danışman, orada burada “Bu para, CHP heyeti ile yurtdışına gidecek gazeteciler için harcanacaktı” diyormuş.
İşadamı, danışmanın kardeşine para yatıracak, danışman kardeşi de gazetecilerin harcamalarını karşılayacak! Gerçekten çok inandırıcı bir gerekçe!
Danışmana danışılmaya devam edildiğine göre, bu gerekçe en azından parti yetkililerini de inandırmış olmalı.
Örtünün Anlattıkları
Necmettin Erbakan’ın cenazesi yaşadığımız süreci anlatan bir laboratuvardı adeta. Bugüne değin, Başbakanlık yapmış devlet adamları son yolculuklarına Türk bayrağına sarılarak çıkarlardı. Erbakan’ın cenazesi “ayetli yeşil örtü” ile kaldırıldı. Çünkü, onun yaşamı boyunca temsil ettiği düşünceye göre, bayrak bir “kavmin” simgesiydi.
Ve kavmiyetçilik dönemi kapanmıştı, Müslüman kardeşliğine geçmiştik…
Erbakan’ın tabutunu Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan birlikte omuzladı. Çünkü, her üçü de Erbakan’ın yetiştirmeleriydi.
Ve onların sayesinde irtica tehlike olmaktan çıkmıştı…
Paşalar da oradaydı. Çünkü, onlara göre, “Türkiye’de ılımlı İslamı gerçekleştirmek isteyenler amaçlarına ulaşmışlar, Türkiye, Müslüman ülkeler için ‘bir model’ olarak görülmeye başlanmıştı. Bu eğilimi ve ‘İslami Demokrasi’ bağlamında kazanılmış olan ivmeyi, halen gelmiş olduğu noktadan çevirmenin son derece zor olduğu açıktı.”
Ve 1923’te kurulmuş bulunan Cumhuriyet, yerini ılımlı İslam cumhuriyetine bırakmıştı.
Kolluk
Partinin yetkili organlarına danışmadan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı çekincesiz kabul edeceklerini açıklayan CHP’lilere:
Kabulünüzün, örneğin Diyarbakır Belediyesi’nin “polis gücü kurması” anlamına da gelebileceğinin ayrımında mısınız?
Hücre
Gelecekte yaşadığımız dönemi anlatacaklar için:
Özgürlüğün anlamı tek kişilik hücreydi. İlerlemek gözaltındaydı, demokrasi tutuklu. Hak, insanlıktan sıyrılmıştı. Baskı, zifiri karanlıkta uçsuz bucaksızdı.

28 Şubat 2011 Pazartesi

Kızamık Şaşkınlığı - Işık Kansu

Kızamık Şaşkınlığı
Hani neredeyse artık bir ortaçağ hastalığı olması gereken kızamık, günümüz İstanbulu’nda salgın.
Yok oradan geldi, yok şuradan geldi. Bunlar bahane. Kızamık var mı, yok mu, önemli olan bu…
Türk Tabipleri Birliği Halk Sağlığı Kolu da aynı konuya değiniyor:
“2010’da 7, 2011 başından itibaren sadece İstanbul’da tespit edilen 24 vakanın hepsi de ülke dışından mı gelmiştir? Bu noktada tespit edilen vakalar ‘yerli vaka’ olarak kabul edilmelidir. Kaldı ki İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü hekimlere gönderdiği yazıda 2011 yılının başında 2005 yılından bu yana ilk kez İstanbul’da ‘yerli kızamık olgusunun’ görüldüğü belirtilmektedir. Bu durum kızamık virüsünün ülkemiz topraklarında halen var olduğunun en önemli kanıtıdır.”
Bu belirleme, Halk Sağlığı Kolu’na şu soruları sorduruyor:
- İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü yazısında kızamıkla mücadelede aşılama kadar önemli olan sürveyans (hastalık bildirimi ve izlemesi) sistemine hassasiyetin ve duyarlılığın azaldığı belirtilmektedir. Hassasiyet ve duyarlılık neden azalmıştır? Sağlıkta Dönüşüm Programı gibi piyasacı ve özelleştirmeci bir program yürütmekte olan Sağlık Bakanlığı bu azalmanın sorumlusu değil midir?
- 2010’da Türkiye’de laboratuvarla ispatlanmış 9 kızamık olgusu görüldüğü izlenmektedir. Kızamık vakaları “geliyorum” demiştir, bu zaten beklenen bir durumdur. Aynı veri tabanı kriterlerine göre kızamık eliminasyonunda her 100 bin nüfus için 2 olası kızamık vakası beklenmektedir. Buna göre İstanbul’da yılda 260 olası/şüpheli kızamık vakası beklenmesi gerekir. Tespit edilmesi gereken bu “olası” vakaların ne kadarı tespit edilebilmiştir?
- Bildirim sistemindeki değişiklikler, birinci basamağın yeniden yapılandırılması sonrası kızamık dahil tüm bulaşıcı hastalıkların bildiriminde belirgin düşüş yaşanmasından “bilimsel kuşku” duyulmuş, herhangi bir çalışma yürütülmüş müdür?
- İstanbul’da boş kalan ve bir türlü doldurulamayan aile hekimliği pozisyonları ile neredeyse 500 bin kişinin aşılama hizmetleri nasıl yürütülecektir?
- Koruyucu hekimliğin vazgeçilmez öğesi olan birinci basamak sağlık hizmetleri aile hekimliği sistemi adı altında parçalayan, entegrasyonunu bozan, devlet binalarını hekimlere kiraya veren, hekimleri “işletmeci” gibi gören, devlet ve üniversite hastanelerini işletmeleştiren bu sistem, bulaşıcı hastalıklarla mücadelede nasıl hassas ve duyarlı olacaktır?
TTB Halk Sağlığı Kolu’nun bir saptaması daha:
“Sağlık Bakanlığı’nın kızamık eliminasyon programı birçok faktörün etkisiyle hedefinden şaşmıştır.”
Kanıksadık galiba: Türkiye’de her olgunun şaştığına şaşmıyoruz artık.
Uğruna Ne Yasalar…
“Yüksek yargı bugüne kadar uyumaktan başka bir şey yapmadı” diyen Türkiye’nin ilk iktisatçı Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, nasıl Anayasa Mahkemesi üyesi olmuş, anımsayalım. Uğur Mumcu, 11 Aralık 1990’da şunları yazmış:
“Anayasa Mahkemesi üyeliği için Sayıştay Genel Kurulu’nca yapılan seçimde sonuç alınamayınca yasa değiştirildi. Önce Sayıştay Genel Kurulu’nun her boş yer için iki aday belirleme yetkisi ‘her boş yer için üçer aday seç­me’ olarak değiştirildi. Ayrıca komisyon değişiklikten önce üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile toplanıp seçim yaparken bu toplantı için ‘salt çoğunluk’ yeterli görüldü. Böylece Sa­yış­tay üyeliği seçim yetkisi iktidar partisi tekeline verilmiş oldu.
Bu yasa değişikliği yapıldıktan sonra dokuz üye komisyonca seçilmiş; bu üyelerin de katılımı ile yapılan genel kurul top­lan­tı­­sında yapılan oylama ile Haşim Kılıç Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday gösterilmiş, Cumhurbaşkanı da (Turgut Özal) Kılıç’ın ‘evinde televizyon sey­redip seyretmediğini’ saptamak için ‘gizli bir soruşturma’ yap­tırdıktan sonra uğruna yasa değiştirilen bu Sayıştay üyesini Ana­yasa Mahkemesi üyeliğine seçmiştir.
‘Hayırlı uğurlu olsun’ diyemiyoruz. Çünkü böyle bir seçim ne hayırlıdır, ne de uğurlu.
Neden mi? Sayıştay üyeliği seçiminde yasal kurallara da uyulmamıştır.”
Uğruna yasa değiştirilmiş olan Haşim Kılıç hangi dönemde Anayasa Mahkemesi başkanı olmuştur? Başbakan olması için uğruna anayasa değişikliği yapılmış olan Recep Tayyip Erdoğan’ın dediğim dedik döneminde.
Yasa kılıfına uydurulunca, haliyle yargı da uyumuş oluyor…
Hangi Özgürlük?
Abdullah Gül’ün “çok olağanüstü değişim süreci” diye tanımladığı Afrika ve Ortadoğu’daki gelişmelerin önünü, arkasını, geleceğini daha iyi anlamak için İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in sözlerine kulak vermek gerekiyor.
Kendisini Arapların “Müslüman Kardeşi” olarak tanımlayan Hamaney, Mısır ordusunu eylemcileri desteklemeye çağırıyor ve diyor ki:
“Müslüman Mısır halkının uyanışı bir İslamcı özgürlük hareketidir.”
Dikkat edin, ayaklananların önünde hep Tahran’a yakın düşen örgütler ya da Şiiler var…

Işık Kansu

26 Şubat 2011 Cumartesi

Artık Çok Geçti -Işık Kansu

 Artık Çok Geçti

A
raştırmacı-yazar Mustafa Yıldırım ile İran İslam devrimi üzerine söyleşiyorduk. Şah’ın yıkılmasına az kala, İran’daki genel beklentinin “çok partili, düşünce özgürlüğünün sınırlanmadığı” bir düzen olduğunu vurguladı. Yani, şimdi bizim dinlediğimiz “ileri demokrasi” masalı gibi bir şey.
Mustafa Yıldırım, “İran’da önce gösteriler başladı” diyerek sürdürdü sözlerini:
“Ordu ‘Çatışma büyümesin’ diyerek tarafsızlığını ilan etti. Geçici hükümet kuruldu. Sağda solda dine aykırı denilerek insanlar dövülüyor; vitrinler kırılıyor, içki satan yerlere saldırılıyordu. Koalisyonun demokratları-liberalleri münferittir, diye idare ettiler. Birdenbire dini-ruhani liderin fetvaları ortaya çıktı: Referanduma gidilecekti. ‘Eski diktayı mı yoksa demokratik cumhuriyeti mi istersiniz’ diye sormak yerine ‘Dikta mı, yoksa İslam Cumhuriyeti mi?’ diye sordular. Halk ezici çoğunlukla diktaya karşı geldi, ama seçenek de tekti. Ruhani liderli iktidar, birbiri üstüne karalar alıyordu. Derhal yeni bir silahlı kuvvet oluşturdular; polislerle birleştiler. Subaylar ortalık yerde tartaklanıp tutuklanmaya başladı. İktidarın yayın organları, işgale karşı savaşan subayları her gün aşağılıyorlardı. Koalisyonun demokrat-liberal ortakları, hatta bazı yüksek dini liderler yeni diktaya karşı çıkmaya başladılar. Darbe yapılacak gerekçesiyle yüzlerce subay hapse tıkıldı. Öğrenciler özgürlük istiyorlardı; onları döverek, öldürerek sindirdiler. Üniversite yönetimine el konuldu; eğitim ilkeleri baştan aşağı değiştirildi. Yeni silahlı koruma-polis gücü askeri üsleri basarak subayları tutukladı. Demokrasi-özgürlük istekleri yükselince üniversiteler ve muhalefet eden yayın organlarının tümü kapatıldı. Yeni silahlı gücün ve birçok kurumun yönetimi doğrudan dini-ruhani lidere bağlandı. Eski dönemin adalet kurumlarına, mahkeme yapılanmasına dokunmadılar; ama hâkimleri, savcıları işten atarak yerlerine kendi adamlarını yerleştirdiler. Yüksek mahkemenin yönetimine, başsavcılığa kendi adamlarını oturttular.
Gerekli gördüklerinde hemencecik yeni baskı yasaları çıkardılar. Yazarlar, şairler, gazeteciler hapse tıkıldılar, özgürlük isteyenleri üç kişiden oluşan mahkemelerin emriyle, bazen de yalnızca başsavcının emriyle öldürüldüler. Kim özgürlük isterse din düşmanı olmakla suçlanıp içeri tıkıldı, yaşları 14-15 olan sayısız genç hapishanelerde işkenceye çekildi, habersiz kurşuna dizildi. Ne ulusal ordu, ne de binlerce yılın kültürü kaldı! İşin başında demokrasi-özgürlük isteyerek işe ortak olanlar da anladılar ki eski diktatörlük bile bu kara-baskıcılar döneminden evladır! Ne var ki artık çok geçti. Seçimle gelenler, seçimle gitmeyeceklerdi, çünkü yolsuzlukların, cinayetlerin hesabını vermek istemiyorlardı.”
Mustafa Yıldırım sözlerini bitirince, “Bu anlattıklarınız” dedik, “Bugün yaşadıklarımıza ne kadar çok benziyor…”
Yüzümüze baktı, acı acı güldü.
Özerklik Kararı
CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, arkadaşımız Kıvanç El’e, Van’da yaptıkları toplantıda, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı “Türkiye’nin koyduğu çekince maddeleri”ni de kaldırarak benimseme kararı verdiklerini açıklamış bulunuyor.
Bu karar, üniter devleti kurmuş ve bugüne değin savunmuş olan CHP’nin “özerk bölgelere”, dolayısıyla bir tür “federasyona” giden yolu onaylaması anlamına geliyor. Yani, CHP yalnız kendisini değil, Türkiye’deki idari ve siyasi yapıdaki değişikliği bağlayacak önemli bir karar vermiş bulunuyor…
Peki, bu karar CHP’nin yetkili organları olan Parti Meclisi ve Merkez Yürütme Kurulu’nda görüşülmüş mü?
Soruşturduk. Hayır, görüşülmemiş…
CHP’de, bu tür bir kararın birkaç kişinin onayıyla kabul ediliyor olması çok dikkat çekici…
Kılıçdaroğlu Okusun Diye
CHP heyeti yurtdışına gidecektir. CHP liderinin danışmanlarından birisi, partiye yardımda gönüllü bir işadamını arar ve CHP heyetinin masraflarını karşılayıp karşılayamayacağını sorar. İşadamı olumlu yanıt verince, CHP’nin danışmanı masrafların ne kadar tutacağını ve o masraflar karşılığı ödenecek paranın hangi banka hesabına yatırılacağını işadamına bildirir.
Ancak görüşmeden sonra işadamının içine kurt düşer. CHP’deki yetkilileri arayarak durumun ayrıntısını öğrenmek ister. Gerçek başkadır: CHP heyetinin gidilecek ülkedeki harcamalarına ilişkin programı zaten hazırdır ve kendisinin yapacağı katkıya gerek yoktur.
O işadamının deyim yerindeyse dolandırılmasını önleyen kurda gelince… Kendisini arayan CHP’li danışman, CHP heyetinin masrafları için öngördüğü parayı kardeşinin hesabına yatırılmasını istemiştir.
Çoğunluk Memnun
Telefonu sattılar, TEKEL’i sattılar. Seydişehir Alüminyum’u, Kütahya Şeker’i, SEKA’yı da…
Kamu adına gelir getiren ne varsa elde avuçta kalmadı.
Öncelikle kendileri ve yandaşları için sayısı bile unutulan af yasaları çıkardılar. Vergi kaçıran kaçırana…
Sonra? Yüklen benzine, yüklen benzine.
4 lirayı aşan benzin fiyatının yarısından çoğu vergi (kurşunsuz benzinin pompa fiyatının yüzde 63’ü, motorin fiyatının yüzde 54’ü), kesinti, şu, bu…
Çoğunluk, benzin fiyatının yüksekliğinden yakınıyormuş.
Aynı çoğunluk, biliyorsunuz ağızlarda “milli irade” sakızıdır.
Kendisini çiğneten, çiğneyenden memnun demek ki.

Işık Kansu

19 Şubat 2011 Cumartesi

Uyuma Başkan… -Işık Kansu


T
ürkiye’nin ilk iktisatçı Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, “Yüksek yargı bugüne kadar uyumaktan başka bir şey yapmadı” derken kendini kastediyor olmalı.
Bir örnek verelim:
CHP, TRT çalışanlarının büyük bölümünün maaşlarını donduran, deneyimli muhabirini, programcısını, teknik insanını ve yöneticisini kapıdaki bekçinin kadrosu ile eşdeğer tutan TRT Yasası’nın iptali için Temmuz 2008’de Anayasa Mahkemesi’ne dava açmıştı. Dava, 2.5 yıldır karar bekliyor.
Anayasa Mahkemesi, Devlet Memurları Kanunu’nun, geçici personel çalıştırılmasına olanak sağlayan ve TEKEL işçilerinin eylemlerine neden olan “4/C” maddesinin iptali istemini esastan görüşecekti. Bir türlü görüşemedi.
Anayasa Mahkemesi heyeti, 1 Ekim 2008’de yürürlüğe giren Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 18 maddesinin bazı hükümlerinin iptal istemini de esastan karara bağlayacaktı. Hâlâ bağlayamadı.
Anayasa Mahkemesi, kamuoyunda özellikle ziraatçiler tarafından eleştirilen, yurtiçinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların üretim ve ticaretine izin verilmesini öngören Tohumculuk Kanunu’nun bazı hükümlerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle açılan davaya bakacaktı. Bakamadı.
Anayasa Mahkemesi, Hazine adına orman dışına çıkarılan 2B arazilerinin satışını öngören “Tapu Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un bazı hükümlerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemini ele alacaktı. Alamadı.
Anayasa Mahkemesi, şüphelilerin telefonlarının dinlenmesine, terör suçlarında dinleme kararlarının sürekli biçimde uzatılmasına olanak sağlayan CMK’nin 135. maddesinin iptali istemi konusunda hüküm verecekti. Veremedi.
Biliyorsunuz, Anayasa Mahkemesi’nin gündemini başkanı belirler, yani Haşim Kılıç…
Biri çıkıp da “Uyuma Haşim Kılıç” dese, haklı mı, değil mi?
Açıklamaya açıklama
CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un TSK için “kâğıttan kaplan” nitelemesi üzerine Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamanın, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner’i arayıp konuya ilişkin gereğinin yapılması “talimatı” üzerine gerçekleştiğini yazmıştık.
Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Tayyar Süngü aradı ve kimilerinin “komplo teorileri” ürettiğini, yazılanların “hayal mahsulü” olduğunu ileri sürdü.
Oysa, Ankara’daki tüm AKP muhabirleri biliyor ki – haber kaynakları AKP Genel Merkez yöneticileri ve Başbakan’a yakın çevrelerdir -, 7 Şubat Pazartesi günü AKP MYK toplanmadan önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Koşaner’i aramış ve kendisine Süheyl Batum’un sözleri karşısında “gereğinin yapılması” talimatını vermişti. AKP MYK sürerken de Genelkurmay Başkanlığı “Kendi görüşleri doğrultusunda kamuoyu oluşturmak isteyen siyasilerin, Türk Silahlı Kuvvetleri’yle ilgili söylemlerinde daha özenli olmaları ve asker üzerinden siyaset yapmamaları beklenmektedir” görüşüne de yer verdiği açıklamasını yapmıştı.
Haydi diyelim ki, AKP muhabirlerinin edindikleri bilgiler ve bizim yazdıklarımız doğru değil, komplo teorisi, hayal mahsulü…
O zaman kafamıza takılan bir başka soru var:
CHP’li Süheyl Batum’un sözleri karşısında bu denli üzüntü duyan Genelkurmay Başkanlığı, AKP milletvekili Özlem Türköne’nin değerli eşi, medyamızın mümtaz isimlerinden Mümtazer Türköne, 15 Temmuz 2010’da Zaman gazetesinde “Daha ötesi, bir tek subayın terfi alamadığı için kâğıttan kaplan gibi yere serebileceği bir orduyla, bu kadar çaresiz bir ordu ile ülke savunulur mu?” diye yazdığında neden bir açıklama yapma gereği duymaz?
Milat
Recep Tayyip Erdoğan, 12 Haziran’ı “milat” kabul ediyor.
Nedir o milat? Onlara göre, 1923 devrimi ile kurulmuş laik-demokratik Cumhuriyet’in, AKP yıkımı ile ılımlı İslam cumhuriyetine dönüştürülmesinin son perdesidir.
Düşünülen milatla, perde kapanacak, oyuncular seyircilere selam vereceklerdir. Oyunu ve oyuncuları beğenmeyen seyirciler ise topluca Türktelekom Arena’ya toplanacak, ardından namluların ucuyla dürtüle dürtüle içeri atılacaklardır…
Milat budur.
O miladı, Recep Tayyip Erdoğan’ın “hocam” paşası Hilmi Özkök bile anlamıştır:
“Türkiye’de radikal değişiklikler oluyor.”
Dehşetli
CHP, büyük bir saflıkla Abdullah Gül’den, Danıştay ve Yargıtay’ı iktidarın emrine sokmayı amaçlayan yasayı iyi irdelemesini istemişti. Sen misin isteyen… El çabukluğu marifet, yasa hiç bekletilmeden imzadan çıktı.
Gül’ün yasayı onaylarken ileri sürdüğü gerekçe, “4-5 yıl içinde Yargıtay’daki 200 bin ceza dosyasının zamanaşımına uğrayacağı kaygısı”ydı. Gül, o gerekçeye sığınırken demişti ki:
“Böyle dehşet bir durumla karşı karşıya olduğumuz bilgileri önüme kondu.”
Gül’ün önüne Danıştay’da zamanaşımı olmadığı bilgisi konulmadıysa eğer, o da ayrı bir dehşet durumdur.

Işık Kansu

14 Şubat 2011 Pazartesi

Kaplan Kuzuları -Işık Kansu


Onlar… Yayıncı İlhan Erdost, Mamak Askeri Cezaevi’nin içindeki bir cemsede döve döve öldürülürken kaplandılar!
Onlar… 12 Mart’ta yasak yayın avına çıktıklarında kaplandılar!
Onlar… 12 Eylül’de hakkında tutuklama kararı bulunan emekli vaize dokunmazken küçücük çocukları asarken kaplandılar!
Onlar… Bir ulu Cumhuriyetçiyi, Nadir Nadi’yi içeriye atarken kaplandılar!
Onlar… Tansu Çiller tak dediğinde şak diye yaparken de kaplandılar!
Onlar… Yeni sisteme uyarlanmak için bugünün bildik soruşturmalarını kullanarak kendi içlerinde tasfiyeye giderken kaplandılar!
Onlar… Eylül 2007’de Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez hazırladıkları raporlarda, “Türkiye’de ılımlı İslamı gerçekleştirmek isteyenler amaçlarına ulaşmışlar, Türkiye, Müslüman ülkeler için ‘bir model’ olarak görülmeye başlanmıştır. Bu eğilimi ve ‘İslami Demokrasi’ bağlamında kazanılmış olan ivmeyi, halen gelmiş olduğu noktadan çevirmenin son derece zor olduğu açıktır” derken de kaplandılar!
Onlar… Kozmik odalara girilirken de kaplandılar!
Onlar… Bülent Arınç ağdalı ağdalı dalga geçerken de kaplandılar!
Onların gücü, yıllardır hep solculara yeter! Sola kaplan, sağa kuzudur onlar!
İki Toplumun Zararına
Sultanımız efendimiz ya, istediğine “besleme” der, istediğine “ananı al da git!” diye bağırır.
Oysa, devlet yönetme ciddiyet ister, birikim ister. Değişik düşüncelerden beslenme ister.
Örneğin, Prof. Dr. Oktar Türel’in son kitabı “Geç Barbarlık Çağı”ndaki Kıbrıs bölümünden sultanımız efendimizin haberdar olduğunu hiç sanmıyoruz. Türel; AB, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY), Kıbrıslı Türklerin yaşadığı sıkıntıların, Türkiye’ye yakın siyasal kadroların uzlaşmaz tutumlarından kaynaklandığı fikrini özellikle genç kuşaklara yaymada başarılı olduklarına dikkat çekip diyor ki:
“Bu olumsuz gidiş, KKTC hükümetlerinin kısa dönemli ihtiyaçlarını gidermeye dönük günü birlik karar ve politikalarda durdurulamaz. Hem KKTC’nin gelişmesine tahsis edilecek iç ve dış kaynaklar, hem de KKTC kalkınmasının yönetimi için yeni ve iddialı bir atılıma gerek vardır. Bu atılımın orta vadeli hedefi, 10 yılda KKTC gayri safi ulusal hasılasını ikiye katlamak, 25 yıllık perspektif hedefi ise satın alma gücü paritesi bazında BM’nin Beşeri Gelişme Endeksi’ni yakalamak olmalıdır. KKTC’nin Türkiye’nin desteği ile kendi ekonomik geleceğini kurma azim ve kararlılığı dış dünyaya somut olarak gösterilemezse, hiçbir siyaset ve devlet adamının bireysel yeteneği KKTC’ye ve Türkiye’ye müzakere masasında avantaj sağlamaz.”
Türkiye’nin KKTC’ye, KKTC’nin de Türkiye’ye gereksinim duyduğunu dile getiren Türel, bir olgunun daha altını çizmiş:
“Hazine-Maliye tutuculuğu ile Türkiye-KKTC ilişkilerini ‘sıfır toplamlı bir oyun’ olarak algılamak ve Türkiye’nin yaşadığı mali bunalımı gerekçe göstererek, Türkiye’den KKTC’ye yönelen kaynak transferini kısmaya çalışmak yanlıştır ve her iki toplumun zararınadır.”
Burnundan soluyan sultanımız efendimizin KKTC’ye son büyükelçi ataması işte bu zararla sonuçlanacaktır, hiç kuşkunuz olmasın.
Son Düğüm
İller Bankası’nı anonim şirkete dönüştüren yasa yürürlüğe girdi. Böylece, Şehir Plancıları Odası Başkanı Necati Uyar’ın deyimiyle “kentleşme adına oluşturulmuş kurumsal teknik birikim” de ortadan kalkmış oldu:
“İller Bankası, ürettiği planlama çalışmalarıyla ülkemizin en önemli kurumsal birikime sahip olma özelliğinin yanı sıra, arşivi ile de ülkemizin planlama belleğini geleceğe taşıyan bir kurumsal yapıya dönüşmüştü. Yasa, oluşan birikimin yok edilmesidir.”
Kurtuluş savaşı ile kurulmuş Cumhuriyetin son temel taşları da sökülüyor. Böyle böyle 12 Haziran’a varacağız. O günkü seçim, son düğümdür.
Bozulan Düzen
51 öğretmen, çarşamba günü mahkeme önüne çıkacaklar. Suçları, kamu düzenini bozmak. Nasıl bozmuşlar kamu düzenini? Geçen ağustos ayında Ankara’da oturma eylemi yapmışlar, sayıları 300 bini aşan ve ataması yapılmayan öğretmenlerin kadrolu atanmasını istemişler.
O yüzden kelepçelenmişler, haklarında dava açılmış…
Peki, atamaları yapılmış mı?
Hayır, yapılmamış…
Açıklamayı Kim,
Niçin Yaptırdı?
Genelkurmay Başkanlığı’nın 7 Şubat tarihli açıklamasının son paragrafını bir kez daha okuyalım:
“Kendi görüşleri doğrultusunda kamuoyu oluşturmak isteyen siyasilerin, Türk Silahlı Kuvvetleri’yle ilgili söylemlerinde daha özenli olmaları ve asker üzerinden siyaset yapmamaları beklenmektedir.”
Gazetemizde geçen hafta konuya ilişkin bir haber gözlerden kaçtı. Habere göre, CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un TSK için “kağıttan kaplan” nitelemesi üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’i aramış, konuya ilişkin bir açıklama yapılması ve ardından da dava için suç duyurusunda bulunulması “talimat”ını vermişti.
Yani… Erdoğan, TSK üzerinden CHP’ye karşı savaş açmış, bu amaçla TSK’yi siyaseten kullanmıştı. Genelkurmay da söz konusu açıklaması ile “asker üzerinden siyaset yapılması”na olanak tanımıştı.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Engin İnsan -Işık Kansu

Engin İnsan

Engin Aydın’ın güler yüzü gözlerimde, sevimli kıkırdaması kulaklarımda.
Engin Ağabey, tıpkı Tahir’in Zühre’yi sevdiği gibi severdi Cumhuriyeti. O denli duru, o denli tutkulu, o denli yunmuş.
İçtendi… Dostluğu, düşüncesi, sevinci, sızısı.
Kestaneden tut tapınak ağacına, çalıdan tut göknara değin bol çeşitli bir koruluktu sanki çevresi. O çoğullukta yalın, tek, seçilirdi.
Giresun’daki anılara, DP’nin en azgın günlerinde neredeyse küçücük bir çocukken köylerde “altı ok” için çalıştığı zamana ayarlıydı; daha adil, daha eşitlikçi, daha halkçı bir ülkede yaşayabilme umudu.
İyiliği gökyüzünden yeryüzüne indirmişti çok evvelden. Elinizi uzatsanız yüreğini tutabilirdiniz… Verebilirdi, isteseniz canını….
Vermedi, aldılar canını…
Neden olanlar , gecelerinde üşüsünler, kendi karanlıklarında boğulsunlar…
Yargı çalışanının durumu araştırması
Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr. Ata Soyer, geçenlerde YARSAV ile bir alan araştırması yapıldığını duyurdu. Araştırmaya Ankara’da Yargıtay, Danıştay, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Adliyesi, Ankara Bölge İdare Mahkemesi ve idare mahkemelerinde; İzmir’de ise İzmir Adliyesi ve İzmir Bölge İdare Mahkemesi ve idare mahkemelerinde toplam 650 yargı çalışanı katılmış.
İşte o araştırmanın çarpıcı sonuçları:
- Yargı çalışanlarının yüzde 81.3’ü 8 saatten fazla çalıştığını ifade etmiştir. Yüzde 35.6’sı 8-10 saat, yüzde 33.8’i 10-12 saat, yüzde 11.7’si de 12 saatten fazla çalışmak zorunda kalmaktalar. Yargı çalışanlarının yüzde 9.7’si en az ayda bir hafta sonunu işte geçirirken, her hafta sonu çalışmak durumunda kalan yargı çalışanlarının oranı yüzde 63.3’tür.
- Her 10 yargı çalışanından 9’u, evine işini taşıdığını belirtmiştir. Bu durum, aynı zamanda yargı çalışanlarının yüzde 86.6’sının ailesine yeterli zaman ayıramadığını ifade etmesi ile birliktedir. Eve iş taşıma ve aileye yeterli süre ayıramamak, tüm kurumlardaki yargı çalışanları için geçerlidir.
- Bir günde bakılan dosya sayısı, bir yargı çalışanının iş yükünün en somut ifadesi olarak nitelendirilmektedir. Yargı çalışanlarının sadece yüzde 2.8’i bir haftada 10 ve daha az dosyaya bakmak durumundayken, yüzde 52.2’si haftada 40’tan fazla dosyaya bakmak zorunda kalmaktadır. Bu durum, tüm kurumlarda geçerli olmasına karşın, özellikle adliyelerde daha yoğun yaşanmaktadır.
- Yargı çalışanları, sadece kendi işlerini yapmamaktadır. Yani, iş yükleri, sadece asıl işlerinden ibaret değildir. Yargı çalışanlarının yüzde 76.9’u, kurumlarında kendi işleri dışında özel bilgi ve uzmanlık gerektirmeyen işler yapmak durumunda kaldıklarını ifade etmişlerdir.
- Bu kadar iş yükünün ve fazla çalışmanın olduğu çalışma ortamları ise, bu yükü taşıma konusunda yeterli konfora haiz görünmemektedir. Yargı çalışanlarının çok azı (yüzde 38.9), tek başına bir odada çalışabilirken, her 10 yargı çalışanından 6’dan fazlası başka meslektaşları ile odalarını paylaşarak mesleğini icra etmek durumunda kalmaktadır.
- Yargı çalışanlarının hemen hepsi, mesleklerinin risklerini çalışma hayatına atıldıktan sonra fark ettiklerini ifade etmişlerdir. İş yükü, fazla çalışma, çalışma ortamının yetersizliği gibi etmenlerin bir araya gelmesi, yargı çalışanlarının sağlığını bozucu etki yapmaktadır. Yargı çalışanlarının yüzde 69.4’ünde, en az bir işle/mesleğiyle ilgili sağlık sorunu olduğu saptanmıştır.
Dr. Ata Soyer, araştırmanın sonucuna şöyle bir yorum eklemiş:
“Sonuç yok, tartışma sürüyor. Sadece, yargı çalışanlarının çalışma koşullarına ilişkin bazı ana başlıkların altını çizmiş olduk. Sorunların çözümü, sorunları yaşayanların ortak ve örgütlü iradesine bağlı. Biz sadece, hariçten gazel okuduk.”
Faniden faniye
Bakın neler demiş:
“Bizler faniyiz, kalıcı değiliz. Her birimiz ölecek ve geride bıraktıklarımızdan dolayı sorgulanacağız. Müslümanlar olarak hepimizin gideceği yer, 2 metreküp çukurdur. Hepimiz gelip geçiciyiz. Onun için diyorum; halkın haykırışına son verecek insani taleplerine kulak verin, kulak verelim.”
Diyen kim? Bizim mübarek Başbakanımız.
Kime diyor? Mısır’daki Hüsnü Mübarek’e…
İyi de, Hüsnü Mübarek çıksa, “Bana akıl veriyorsun ama sen de 12 Haziran’daki seçimlerden sonra başkanlık sistemine geçip benim gibi olmaya hazırlanıyorsun” dese…
Ne diyecek?
Vergi yükü
Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu hesabını yapmış:
“Mazotun 1 litresinin rafineri kârı, bayi kârı, nakliye, Enerji Piyasası Denetleme Kurulu Payı toplamı 1.34 TL, ÖTV+KDV toplamı ise 1.7 TL. Anlayacağınız orantısız vergi, sadece mazotta uygulanıyor. Bunun daha ilacı var, gübresi var, suyu, elektriği, tohumu, yüksek kredi faizi, aleti, malzemesi var. Var oğlu var!”
Çiftçi-Sen, “Mazotta ÖTV Kaldırılsın” imza kampanyası açtı, devam ediyor.
Kaldırılır mı? Kaldırılmaz…
Vergi affı cennetine döndürülmüş Türkiye’de işin kolayını bulmuşlar. Bindiriyorlar vergiyi benzine, mazota, ota, bota; sonra dairelerin üzerine asıyorlar tabelayı:
“Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır.”
Siyaset ve de iş dünyası, inanan olduğunu söyleyenden geçilmiyor oysa…

5 Şubat 2011 Cumartesi

Devşirmeler Dönekler… Işık Kansu

 Devşirmeler Dönekler…

Gazeteci Rahmi Yıldırım, “Devşirmeler Dönekler, Türk Medyasından Portreler” adlı yeni kitabında, “AKP’nin baba ocağı İslamcı hareketle çoğunluğu soldan dönme liberallerin flörtü”nün Turgut Özal döneminde başladığına değinmiş:

“Neo-liberal iktisat politikalarını ve dinin kamusal alanda görünürlüğünü meşrulaştırmayı İslamcılar ve soğuk savaş döneminin taş kafalı milliyetci entelektüelleri başaramazdı. İslamcı hareket kendi içine kapalıydı, marjinal nitelikteydi; gazete ve dergileri cemaat içi bülten yavanlığındaydı. İslamcı entelektüellerin söylemi de aynı kısırlık ve yavanlıktaydı. İslami mesajlar, soyut bir iyi ahlak temennisi, ibadet bilgisi ve din ulularının efsane düzlemindeki yaşamöykülerine endeksli öğütlerden ibaretti. Küreselleşmeye uyum ve meşruiyet için ‘ılımlı İslam’ sakızını çiğneyecek liberallerin katkısı şarttı.”

Aranan liberallerin fazlasıyla bulunduğuna değinen Rahmi Yıldırım, sağlam bir düşün örgüsüyle anlatmış sonrasını:
“Egonun okşandığı açık oturumlar, araştırma programları, ücretli konferanslar, bedava geziler, liberallerin besiye çekildiği çiftlikler oldu! TRT’nin yayın tekelinin kırılması, kitle iletişim araçlarındaki çeşitlenme liberallere çok geniş bir istihdam alanı açtı. Televizyonlardaki tartışma programları, Habermas’ın sözünü ettiği ‘kamusal benzeri’ bir tartışma platformu oluşturdu. Tele-kamusal alanın en aktif katılımcıları liberaller ve İslamcılar oldular; soldan katılımın siyasi sınırı sosyal demokrasiyle çizildi. Ne de olsa duvar yıkılmıştı. Kamusal çıkar, sınıf, bağımsızlık, devletçilik, devrim, sosyalizm kavramlarının yerini özel çıkar, birey, özelleştirme, karşılıklı bağımlılık ve küreselleşme, değişme ve reform kavramları almıştı. Neo-liberal iktisat politikalarının acımasızlığı ve piyasa Darwinizmi İslamcı harekete kitleselleşme zemini sağladı. Nihayet 28 Şubat sürecindeki yolsuzluk ve yoksulluk, kendisini yenileyen İslamcı partiyi tek başına iktidara taşıdı.”
Ve geldik bugüne… Rahmi Yıldırım’ın deyişiyle “Kasımpaşalı Özal” dönemine.
Hislere Tercüman
Recep Bey, biliyorsunuz 12 Haziran’daki seçimlerden sonra anayasayı bir kez daha değiştirme düşüncesinde. Bu konuda bir de hedefi var:
“Toplumun anayasayı anlamak için tercümana ihtiyacı olmayacak.”
Biz, büyüklerimizin hislerine tercüman olalım ve toplumu nasıl bir anayasa beklediğini aktaralım:
Bir kere Türkiye Cumhuriyeti’ymiş, kuruluş felsefesiymiş, ilkelermiş, artık bunların modası geçti. Unutun gitsin.
Yeni, yepyeni “Sen Çok Yaşa Sultanlığı”mızın anayasasında güçler ayrılığı filan kalmayacak. Güçler, hep bir olup sultanımız efendimize tam güç verecekler. Sultanımız efendimiz başkent İstanbul’dan buyuracak, Ankara ise şehzadeler kenti olacak. Onlar ki, tebanın çocukları sınavlarda dirsek çürütürken Harvard’a alınacak; üniversiteyi bitir bitirmez de yaşdaşları milyonlar iş ararken Dünya Bankası’nda göreve başlatılacaklar. Resmi dil kalkacak, onun yerine Nakşibendilik resmi tarikatımız olarak nüfus kâğıtlarımıza işlenecek. Bayrak, kırmızıya yeşil katıp morartılacak, ay yerine hüsn-ü hatçıların özenle çizdiği yaya benzer “Ya Recep” yazısı, yıldız yerine de sıkmabaş oturtulacak. Artık istiklale gerek kalmadığından, bir kasetli şaire “teslim tesellüm marşı” yazdırılıp ilkokuldan üniversiteye dek tüm genç nesle öğretilecek. Başimamlık, başkomutanlık, başkadılık ve de başbakanlık, kutsal bir görev aşkıyla bütünleşeceğinden “egemenlik” gibi hep “baş”larımıza bela olmuş bir sıkıntı da tümden ortadan kaldırılmış olacak.
Ayrıca, çok özgürlükçü bir yapıya kavuşacağımızdan Türklere azınlık hakları bile tanınacak.
Diplomatik açıdan da daha şimdiden Ortadoğu’da parlamaya başlayan atılımı doruk noktasına ulaştıracağız hayırlısıyla: Sen Çok Yaşa Sultanlığımız; Brunei, Bahreyn, Suudi Arabistan, Umman, Katar gibi benzer sultanlıklarla kucaklaşıp “Sıfıra Sıfır Elde Var Sıfır Birliği”ni oluşturacak.
Yeniyetmeler
İleti, Prof. Dr. Aydın Aybay’dan. Bildik davalarla ilgili kimi programları izlemiş:
“Askerliklerini ‘nefer-i merkum’ ya da ‘tek demirli teğmen’ olarak yapmış birtakım yeniyetmelerin, bir mollanın televizyonuna çıkıp da, kendileri gibi bir kendini ve haddini bilmez, kol saatini sağ bileğinde taşıyan bir genç sunucunun yönetimiyle askersel konularda ahkâm kesmeleri.. sıkıca sorsan ordudaki rütbeleri bile doğru sayamayacak olanlar, hep birlikte, en yüksek rütbe ve düzeydeki kişi ve kuruluşlarla hazırlanan askeri plan ve çalışmaları pervasızca didikleyip dillerine dolayarak, neler neler yumurtluyorlar bilemezsiniz. En derin askeri konularda mintarafillah, ‘maderzat’ bilgi ve görgü sahibi olmuşlar; hem sebilane bardağı gibi dizilenler, hem onlara orkestra şefliği yapan sunucu…
Bu gayr-i ciddi ‘taklavatı’ perdeye (ekrana) çıkaranlar acaba bundan ne umuyorlar?”
ABD’ye sığınmış emekli vaizin çocukları olduklarına şükretsinler. Eğer kazara solcular söyleseydi bunların dediklerini, nice olurdu halleri…

1 Şubat 2011 Salı

Lübnan İlgisi - Işık Kansu

Lübnan İlgisi
AKP döneminde PTT’nin T’sinin özelleştirilmesi ile ilgili açtığı bir soruşturmanın hemen ardından emekli olmak zorunda bırakılan eski Ankara DGM Savcısı Ömer Süha Aldan, bilgisunardaki “Etki” haber sitesinde ilgi çeken yazılar yazıyor.

Örneğin, “Liderlik Öngörüsü Ödülü” adlı yazısı, Recep Tayyip Erdoğan’ın Lübnan’daki hükümet bunalımı üzerine devreye girip Lübnan Başbakanı Saad Hariri’ye yardım için adeta çırpınmasından yaklaşık bir ay önce yazılmış. Aldan yazısında, geçen kasım ayında Recep Tayyip Erdoğan’ın Lübnan’da Arap Bankalar Birliği’nin “Yılın Liderlik Öngörüsü Ödülü”nü aldığını anımsatıp kimi sorulara yanıtlar aramış:

“Ödülü kim verdi? Arap Bankalar Birliği Başkanı Adnan Ahmad Yusuf Abdulmalek. Ödül töreni sırasında kim hazır bulundu? Lübnan Başbakanı Saad Hariri.
Abdulmalek aynı zamanda Albaraka Türk Katılım Bankası AŞ’nin yönetim kurulu başkanı. Albaraka Türk’ün başkan yardımcısı kim? Yalçın Öner. Başbakan’ın eski danışmanı Cüneyd Zapsu’nun sahibi olduğu BİM Mağazaları’nın yönetim kurulu üyesi.
Albaraka Türk’ün yüzde 54.06 oranındaki hâkim ortağı olan Albaraka Banking Group kimin malı? Hariri’lerin, yani Lübnan Başbakanı’nın ailesinin. Velhasıl işin özü Arap Bankalar Birliği işin süslü tarafı, gerçekte ödülü veren Hariri ailesinden başkası değil.”
Emekli savcı Aldan, Hariri ailesinin Türkiye’de birçok firmanın ortağı ve sahibi olduğuna da değindiği yazısında özetle demiş ki:
“Ailenin bugünlerde özelleşecek otoyollar, Boğaz köprüleri, enerji ihaleleriyle ilgilendiği ve hatta özel havayolu kurma girişiminde bulunacağı söyleniyor. 2011 seçimlerine kadar geçecek süreçte Hariri ailesinin yeni özelleştirmelere yanaşmasını görür isek hiç şaşırmayalım. Hariri’lerin Türk malına, iktidarın da seçim finansmanına gereksinimi varsa neden olmasın?”
Uyuşmazlık Telefonla Çözülür mü?
Maden kazasında yaşamlarını yitiren işçilerin “güzel öldüğünü” söyleyen Çalışma Bakanı Ömer Dinçer, iş müfettişlerini uyarıyor:
“İşyerine gidince işverenleri korkutmayın. Danışmanlık yapın.”
İş Müfettişleri Derneği de, “Sayın Bakan” diyor:
“Demokratik ülkelerde yasalar geçerlidir. Bizler denetimlerimizi yasalara, tüzüklere, yönetmeliklere göre yaparız. Sayın Bakan’ın göreve başladığı tarihten bugüne kadar işyerlerine danışmanlık yapacağımızı ilişkin bir genelgesini görmedik. Zaten böyle bir genelge yayımlasa da yasalara uygun düşmez.”
Çalışma Bakanı Ömer Dinçer’e göre, eğer bir yakınma varsa “işadamına telefon edilecekmiş, kanun hatırlatılacakmış, haksızlık varsa, işverene ‘Telafi et, mahkeme ile uğraşma’ denecekmiş.”
İş Müfettişleri Derneği, yine “Sayın Bakan” diyor:
“Telefonla hukuksal bir uyuşmazlık çözülebilir mi? O zaman, iş mahkemeleri de işadamlarına telefon ederek çözsünler davaları! İşçi şikâyetleri belgeye dayanır, tanığa dayanır. İnceleme ve soruşturma sonucunda çözülür.”
Daha çok sanık
Eğitim-Sen Hacettepe Üniversitesi İşyeri Temsilciliği, İhsan Doğramacı’nın “Daha ileriye, en iyiye” sloganını kendine ilke edinmiş Hacettepe Rektörlüğü’nden hiç de hoşnut değil.
Nasıl hoşnut olsunlar ki… Yalnızca geçen güz döneminde 30’a yakın Eğitim-Sen üyesi hakkında soruşturma açılmış. Son olarak, Eğim-Sen üyesi yedi çalışanın yürüttükleri sendikal çalışmalar soruşturma konusu olmuş. Suçlanma gerekçeleri de çok dikkat çekici:
“Biri sendika işyeri temsilcisi olmak üzere, iki çalışanın Eğitim-Sen adına ‘izinsiz olarak’ tanıtım masası açıp ‘Öğrencime Dokunma ve Asistan Kıyımına Hayır’ başlıklı el ilanlarını dağıtmak…”
Bu çalışanlar, kendilerine gönderilen resmi yazıda “sanık” olarak anılıyorlarmış.
Hak ve özgürlük arayanlar her alanda “sanık”laşırken birileri de daha ileriye, en iyiye gidiyor…
Serbest Piyasa
Türk askerinin kafasına torba geçirmişlerdi. Sıra şimdi emekçilerde…
AKP’nin torba yasası ile işçi hakları budanıyor biliyorsunuz… Son kongresinde ruhunu AKP’ye teslim etmiş bulunan Türk-İş ne mi yapıyor?
İstiklal Caddesi’nde piyasa yapıyor…
Kesin dönüş
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, AKP’nin seçimlerde Hizbullah ile işbirliği yapacağını söyleyince Recep Bey, veryansın etti:
“AKP’yi Hizbullah’la, herhangi bir terör örgütüyle ilişkilendirme gayreti içerisine girmek bir densizliktir, namertliktir.”
Bu sözler bize, 12 Eylül 2010 halkoylaması öncesi bir tartışmayı anımsattı. Recep Bey, İmralı’daki ile pazarlık yaptıklarına ilişkin savlara 2010 Ağustos sonunda “Bizim bunlarla bir araya oturduğumuzu söyleme şerefsizliğini yapanlar bunun hesabını her yerde vereceklerdir. Hukukta bir kaide var, iddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir” karşılığını vermişti. Aradan birkaç hafta geçmiş, İmralı ile görüşüldüğü kesinleşince de Recep Bey “kesin dönüş” yapmıştı:
“… bu ülkenin istihbari örgütleri görüşür. Neyi görüşür? Terörü acaba minimize eder miyim, terörü bu ülkede yok edebilir miyim? Bu gibi düşüncelerle ülkemizin geleceği, halkımızın, milletimizin geleceği için bu görüşmeleri yapar. Bu, onların zaten doğal görevidir.”
İzleyip bekleyelim, Hizbullah tartışmasında Recep Bey nereden nereye gelecek?

24 Ocak 2011 Pazartesi

Devrimcilerin güçlü elleri


Bugün 24 Ocak…
Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı, Yayın Yönetmeni Orhan Tüleylioğlu’nun yeni bir derlemesini “Ben Uğur Mumcu’yum” adıyla kitaplaştırdı. Kitapta Uğur Mumcu diyor ki:
“Adalet duygusu diye bir inanç vardır. Bu inanç bir kez sarsıldı mı, istediğiniz kadar çabalayın, inandırıcı olamazsınız. Hele adalet duygusu devlet eliyle yok edilirse yıkıntı büsbütün büyük olur.”
“Hukuk devleti yargı bağımsızlığına dayanır. Bağımsızlık konusunda biçim ve öz iç içedir. Özle biçim, biçimle de öz birbir­lerinden ayrılmaz. Bu bağımsızlığın biçimine de özüne de say­gılı davranmak zorundayız. Bu saygıyı gösterecek olanların başında yine Başbakan gelmektedir. Saygıyla anımsatırız!”
“Batılılaşıyoruz diye Amerikan-Arap sarmalı içine sokulduk; enflasyonu indireceğiz diye IMF’nin ipoteklerine tutulduk, ‘Atatürkçülük’ diye diye laiklik ilkesi yok edildi; birader, parti ve belediye başkanları eliyle ‘Arap kompradorluğu’ devlet katında yer buldu.”
“Oh ne kolay!.. Çek bir besmele, gelsin paralar… Finans kuruluşları, şirketler ve bu finans kuruluşları ve şirketler ara­cı­lı­ğı ile kazanılan milyarlar… Elhamdülillah Müslümanız!.. Elhamdü­lillah milyarderiz!.. Bir kolumuz siyasette, öbür kolu­muz ticarette, ayaklarımız da tarikatlarda… Bir üçgen bu… Ticaret, siyaset ve tarikat üçgeni… Bunlar dindarın sahtecileridir. Zavallı yoksul Müslüman yurt­taşların kanlarını emenler de bunlardır. İnanç sömürü­cü­le­ri­dir bunlar…”
Ve en önemlisi:
“Milletin makûs talihi, her seferinde devrimcilerin güçlü elleri ile düzeltilmiştir.”
Uğur Mumcu’yu sevgiyle, özlemle anıyoruz…
Kınayana bak sen
Kardemir Karabükspor, Galatasaraylıların “aslan yürekli” tepkilerine karşı Recep Bey’e haksızlık edildiğini belirtip “Kardemir Karabükspor Kulübü olarak Sayın Başbakanımıza yapılan tavrı kınıyoruz” demiş.
Kardemir Karabükspor’un yönetiminde kim var?
Kulüp başkanı Hikmet Ferudun Tankut. O kim? Hak-İş’e bağlı Çelik-İş Başkanı.
Kulüp Asbaşkanı da Mustafa Yolbulan. O kim? Tansu Çiller ve Murat Karayalçın’ın koalisyonu döneminde Karabük halkına ve Kardemir işçisine sözde devredilmiş bulunan Kardemir’i zaman içinde tümüyle ele geçirmiş bulunan Kardemir Yönetim Kurulu Başkanı Mutullah Yolbulan’ın oğlu. Aynı zamanda Kardemir Yönetim Kurulu üyesi.
Sendika-işveren el ele vermişler, Recep Bey’in hakkını arıyorlar.
Kardemir’de yalnızca farklı sendikaya üye oldukları için işten atılan işçilerin, Çelik-İş ile Yolbulan ailesi arasında sıkışmış kalmış işçilerin haklarına gelince…
Sahi, öyle bir şey mi var?
Özel kurye
Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in geçen aralık ayı başında ani bir ABD gezisi yaptığına daha önce de değinmiştik. Konuyu CHP’li Kamer Genç de, Ergin’e yönelttiği soru önergesi ile TBMM’ye taşımıştı:
“WikiLeaks belgelerinin yayımlanmasından 48 saat sonra 2 Aralık 2010’da Washington’a gittiğiniz ve ABD Adalet Bakanı ile görüştüğünüz, daha sonra Atlantic Council adlı araştırma kurumunda basına ve dinleyicilere kapalı toplantı yaptığınız ve hemen Türkiye’ye döndüğünüz anlaşılmaktadır. Bu doğru mudur? Doğru ise Atlantic Council’in yönetim kurulu üyeleri eski elçiler Eric Edelman ve Ross Wilson ile görüşürken yanınızda Türk yetkilileri var mıdır? Yoksa neden tek başınıza bu kişilerle görüştünüz ve neler görüştünüz? ABD’ye iki günde gidip dönmenizin nedenlerini açıklar mısınız?”
Kamer Genç’i aradık. Yaklaşık 20 gündür bu sorularına yanıt alamadığını belirtip ekledi:
“Neredeyse 24 saatlik bir ABD gezisi âdetten değildir. Adalet Bakanı’nın yüzüne karşı TBMM Genel Kurulu’nda da ‘ABD’ye özel kurye görevi ile gittin. Neydi o görevin’ diye sormuştum. Ona da yanıt vermemişti.”
Yeni model
Eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Süha Okay, hemen hemen herkesin ortak kanısını dile getirdi:
“12 Haziran seçimleri çok önemli bir dönemeç olacak.”
12 Haziran’da AKP yine tek başına iktidara gelirse olacakları kısaca özetledi Okay:
“Yeni bir anayasa değişikliği, ardından başkanlık modelinin hayata geçirilmesi.”
O modelde Recep Bey “Ilımlı İslam Cumhuriyeti”nin tek yetkili başkanı. Başbakan ise, şimdinin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu.
Abdullah Gül, yeni modelde nerede olacak?
İşte orası tam bir bilmece.
Zil
DP kongresi sonrası tanık olduğumuz bir dertleşme:
- DP Genel Başkanlığı’na Namık Kemal Zeybek seçilince AKP’liler zil çalıp oynuyorlarmış.
- Neden ki?
- DP oyuna getirildi. Zeybek, MHP’yi aşağı çekecek ki, AKP yola devam etsin.
Tüy
Bağımsızlık ruhuyla, kurtuluş direnciyle kurulmuş 1. cumhuriyet dönemini kapattılar. Kurguladıkları 2. cumhuriyetten iki örnek:
Ankara Valisi, Atatürk’ün Ankara’ya geliş törenlerini yasaklamıştı. Yalova Valisi de, “19 Mayıs törenleri ve illerin kurtuluş günleri kaldırılsın” önerisiyle tüy dikti.

Işık Kansu